28 Mart 2006 Diyarbakır Olayları
24 Mart 2006 tarihinde Muş, Bingöl ve Diyarbakır illeri arasında bulunan Şenyayla bölgesinde güvenlik güçleri tarafından öldürülen HPG militanları için Diyarbakır’da 28 Mart 2006 günü cenaze töreni düzenlendi. Törende F-16 uçaklarının cenazeye katılanların üstünden alçaktan uçuşu ve dönüşte polisin kalabalığa müdahalesi protestoların başlamasına yol açtı. Protesto gösterilerinin ikinci günü dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır” açıklaması sonrasında polisin göstericilere yönelik güç kullanımı ölümcül niteliğe evrildi ve çok sayıda kişi gözaltına alındı, işkenceye maruz kaldı, tutuklandı ve ölümler yaşanmaya başladı. Kısa sürede büyüyen gösteriler yaklaşık bir hafta sürdü.
28 Mart 2006 Olaylarına ilişkin İHD bir rapor yayınladı. Rapora göre, Diyarbakır’ın ardından Mardin, Batman ve Siirt’e yayıldı. Olaylar sırasında ilk günlerde Diyarbakır’da çoğu ateşli silah veya gaz kapsülüyle vurulan beşi çocuk 10 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Yaralananlardan bir çocuk daha ilerleyen günlerde yaşamını yitirdi. Diğer illerde de üç kişi hayatını kaybetti. Basından ve insan hakları raporlarından edinilen bilgilere göre 28 Mart 2006 Olaylarında Diyarbakır, Mardin, Batman, Siirt olmak üzere toplam 14 kişi hayatını kaybetti. 4 Nisan günü bir basın toplantısı düzenleyen Diyarbakır Barosu, 199’u çocuk 543 şüpheli için avukat talebi geldiğini, 91 çocuk ve 278 yetişkinin tutuklandığını, çocuklar dahil çok sayıda kişinin gözaltı merkezlerinde fiziksel şiddet, kötü muamele ve işkenceye uğradığını açıkladı.
28 Mart Olaylarında Hayatını Kaybedenler
Gösterilerin devam ettiği sırada 29 Mart günü olayları evinin balkonunda seyreden 9 yaşındaki ilköğretim öğrencisi Abdullah Duran polislerin açtığı ateş sonucunda yaralandı ve hastaneye götürülürken yolda hayatını kaybetti. Otopsi raporunda, ölümün ateşli silah mermi yaralanmasına bağlı beyin harabiyeti ve kanaması sonucu gerçekleştiği ve giriş deliğinin özelliğine göre atışın yakın atış mesafesi dışından yapılmış olduğunu belirtildi.
Olaylarda lise üçüncü sınıf öğrencisi Emrah Fidan 29 Mart günü polisin açtığı ateş sonrasında ateşli silah yaralanması sonucu Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alındı ve 3 Nisan günü ise hayatını kaybetti. Otopsi raporunda, ölümün ateşli silah saçması ile beyin kanaması sonucu gerçekleştiği ve giriş deliğinin çevresinde barut ve barut isi görülmediği belirtildi.
Diyarbakır’da devam eden olaylarda 30 Mart 2006’da polislerin protestolara silahla müdahale etmesiyle protestolara katılan Dicle Üniversitesi mimarlık öğrencisi İlyas Aktaş ağır yaralandı. Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan İlyas Aktaş 14 Nisan’da hayatını kaybetti. Otopsi raporunda, ölümün burun kökünde ateşli silah plastik mermi yarasına sonucu gerçekleştiği ve atışın uzak atış mesafesinden yapılmış olduğu belirtildi.
28 Mart olaylarının devam etmesiyle, polisin protestolara müdahale etmesi sonucunda 30 Mart günü 8 yaşındaki İsmail Erkek vurularak öldürüldü.
Olaylar devam ederken 30 Mart 2006’da Diyarbakır’daki gösteriler sırasında evden çıkıp teyzesine giden 8 yaşındaki Enes Ata gaz fişeği ile vurularak öldürüldü. Olaylar devam ederken öğrenci olan aynı zamanda PVC ustası olarak çalışan 17 yaşındaki Mahsum Mızrak da hayatını kaybetti. Görgü tanıklarına göre Mahsum Mızrak 30 Mart 2006 tarihinde 10 Nisan Polis Karakolu tarafından gözaltına alındı. Ailesinin karakollara, baroya, İHD’ye, emniyet müdürlüklerine ve hastanelere yaptığı başvurulardan herhangi sonuç alamadı ve Mahsum Mızrak’ın gözlatında mı yoksa hayatını mı kaybettiği bilinmiyordu. Aile, 3 Nisan 2006 tarihinde Devlet Hastanesi morgunda, Mahsum Mızrak’ın 30 Mart’tan beri kimliği belirsiz ceset olarak tutulduğunu öğrendi. Otopsi tutanağına göre Mahsum Mızrak, gaz fişeğiyle vurulmaya bağlı beyin harabiyeti ve kanama sonucu yaşamını yitirmişti; cenazesi yalnızca aynı gece defnedilmesi şartıyla ve polis eşliğinde aileye teslim edildi. 14 kişinin ölümüne dair başlatılan soruşturmalardan yalnızca Enes Ata ve Mahsum Mızrak’ın ölümüne ilişkin soruşturma sonucunda iddianame düzenlendi. Olaydan yaklaşık 4 yıl sonra dava açıldı. Daha sonra Mahsum Mızrak davasının 20. duruşmasında dava Enes Ata davasıyla birleştirildi. Yargılama sürerken davada etkin soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle Mızrak ailesi AİHM’e başvuruda bulundu. AİHM, yaşam hakkının ihlal edildiği ve etkili bir soruşturma yapılmadığına ilişkin karar verdi Dava sonunda sanık polisler hakkında "yeterli delil elde edilemediği" gerekçesiyle olası kastla öldürme suçundan beraat kararı verildi. Beraat kararı sonrası istinaf mahkemesine başvuruldu. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, yerel mahkeme kararını usul yönünden eksikler olduğu gerekçesiyle 2019 yılının Şubat ayında bozdu. İstinaf Mahkemesi’nin bozma kararı sonrası dava Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlandı.Dava sonunda sanıklar hakkında yine beraat kararı verildi. İkinci kez istinafa giden dosya Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, ilk derece mahkemesinin kararını onayladı. Yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesi beraat hükmünün onanadı. Bunun üzerine aile avukatları Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu.
28 Mart olaylarının ilk gününde olaylar devam ederken polisin protestoculara silahla karşılık vermesi üzerine Mehmet Akbulut ağır yaralandı. 31 Mart günü ise kaldırıldığı Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde hayatını kaybetti.
28 Mart 2006 olaylarının ikinci gününde, olaylar devam ederken Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde evinin önünde bulunan Mehmet Işıkçı, panzer tipi zırhlı aracın müdahalesi sonucu yaralandı; ardından polisler tarafından şiddete maruz kaldı. Kaldırıldığı Diyarbakır Devlet Hastanesinde hayatını kaybetti.
28 Mart olaylarının ikinci gününde protestolara polisin müdahale etmeye devam etmesiyle Mustafa Eryılmaz ateşli silah nedeniyle ağır yaralandı ve kaldırıldığı Diyarbakır Dicle Üniversitesi Fakültesi Hastanesinde 31 Mart günü hayatını kaybetti. Otopsi raporunda, ölümün ateşli silah mermi yaralanmasına bağlı beyin harabiyeti ve kanaması sonucu gerçekleştiği ve giriş deliğinin özelliğine göre atışın yakın atış mesafesi dışından yapılmış olduğunu belirtildi.
28 Mart olaylarının ikinci gününde Tarık Ataykaya da 29 Mart 2006 günü işten çıktıktan sonra kendisini gösterilerin içinde buldu, polisin protestoculara gaz fişeği ve ateşli silah ile müdahale ettiği sırada gaz fişeği ile başından vurulduktan sonra hayatını kaybetti. Otopsi raporunda, ölümün gaz fişeği yaralanmasına bağlı beyin harabiyeti ve kanaması sonucu gerçekleştiği tespit edildi ve söz konusu merminin olay sırasında görev yapan güvenlik güçleri tarafından kullanıldığının bilindiği belirtildi.
28 Mart günü kafasından aldığı darbeler sonucu Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi yoğun bakım servisinde tedavi altına alınan 78 yaşındaki Halit Söğüt 2 Nisan günü hayatını kaybetti.Otopsi raporunda, ölümün kafatası travması sonucunda beyin kanaması sonucu gerçekleştiği belirtildi.
Olayların Batman’a yayılmasının ardından 31 Mart günü de sürdü. Petrol mahallesinde göstericilerin üzerine ateş açan polisler, parkta oynayan 3 yaşındaki Fatih Tekin’i silahla vurdu. Fatih Tekin kaldırıldığı Batman Devlet Hastanesi'nde hayatını kaybetti.
Olayların Mardin’in Kızıltepe ilçesine yayılmasının ardından 1 Nisan günü polisin protestolara müdahale etmesiyle Ahmet Araç yaralandı ve kaldırıldığı Mardin Devlet Hastanesi'nde hayatını kaybetti 2 Nisan günü ise polisin protestolara müdahale etmesiyle Mehmet Sıddık Önder hayatını kaybetti.
28 Mart Olaylarına İlişkin AİHM’e Yapılan Başvurular
28 Mart 2006 olaylarında yaşanan yaşam hakkı ihlallerine ilişkin -tespit edilebildiği kadarıyla- dokuz AİHM başvurusu yapıldı.
29 Mart 2006 günü Diyarbakır’daki evlerinin balkonunda ateşli silah mermisiyle vurularak öldürülen 9,5 yaşındaki Abdullah Duran’ın ölümüne ilişkin soruşturmada, olaydan yaklaşık iki yıl sonra alınan tanık ifadelerinde evlerinin önünde polislerin taş atan göstericilere silahla karşılık verdiğini ve üniformalı bir polisin kendilerine doğru ateş ettiği beyan etti. Abdullah Duran’ın o gün giydiği ve merminin isabet ettiği ceketi üzerindeki inceleme de ancak 2008 yılında yapıldı. Bu sırada hiçbir kolluk görevlisinin ifadesine başvurulmadı. 20 Ekim 2008’de daimi arama kararı verilmesinin ardından AİHM’e başvuruldu. Bu başvuruda, Hükümet dostane çözüm yoluna giderek Duran’ın aşırı güç kullanımı nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini şu ifadelerle kabul etti:
“Hükümet, Türk mevzuatı ve Hükümet’in bu tarz eylemlerin önüne geçme hususundaki kararlılığına karşın, başvurucuların oğullarının ölümüne ilişkin mevcut davanın koşullarında olduğu gibi, aşırı güç kullanımından kaynaklanan bireysel ölümlerin gerçekleşmesini üzüntüyle karşılamaktadır.”
Hükümet ayrıca etkili soruşturma yükümlülüğü de dahil olmak üzere, yaşam hakkının korunması için gerekli tedbirleri alacağını, benzer olayların azaltılması için yeni yasal ve idari tedbirler alındığını ve bu konuda ilgili birimlere talimatlar verileceğini belirtti. Yaşam hakkı ihlali devlet tarafından kabul edilmesine rağmen Abdullah Duran’ın dosyasında herhangi bir gelişme olmadı.
22 yaşındaki Tarık Ataykaya da 29 Mart 2006 günü işten çıktıktan sonra kendisini Diyarbakır’daki gösterilerin içinde bulmuş, bu sırada gaz fişeği ile başından vurulduktan sonra yaşamını kaybetmişti. Otopside Ataykaya’nın başından çıkartılan plastik maddenin 12 numara gaz fişeğine ait olduğu, ancak teşhis niteliği bulunmadığı rapor edildi. Savcılık, olayın polis kayıtlarında yer almadığını da not ederek “olaylar sırasında güvenlik güçleri dışında gaz fişeği kullanan silahlı kişiler bulunduğuna dair bir kaydın bulunmaması sebebiyle muhtemelen gaz fişeğinin olaylara müdahale eden güvenlik güçlerince kullanıldığı” tespitini yaptı. Ancak failin tüm araştırmalara rağmen tespit edilemediğinden bahisle 3 Nisan 2008’de daimi arama kararı verdi. Bunun üzerine Ataykaya ailesi AİHM’e başvurdu. AİHM kararında, öncelikle Ataykaya’nın güvenlik güçlerinin attığı bir gaz fişeği nedeniyle öldüğünü, bu durumda güç kullanımının mutlaka gerekli olduğunu ispat etmenin devletin yükümlülüğü olduğunu söyledi. Mahkeme; operasyon sırasında kar maskesi taktığı için gaz fişeğini ateşleyen kolluk görevlisinin kim olduğunun soruşturma makamlarınca tespit edilemediğine, dahası kaç görevlinin gaz fişeği ateşlemeye elverişli silahları kullanmaya yetkili olduğunun belirsiz olduğuna dikkat çekti. Savcılığa önce farklı yerlerde görevli üç polis memurunun bu silahları kullandığı bilgisi verilmiş, daha sonra 23 polis memurunun yetkili olduğunun söylenmiş, ancak hepsinin ismi verilmemiş, savcı ise yalnızca birkaç polis memurunun ifadesini almakla yetinmişti. Bu ifadeler de olaydan çok sonra alınmıştı (örneğin 10 ay ve 2 yıl). Emniyet makamlarının savcıya verdiği bilgileri muğlak bulan Mahkeme’ye göre, “savcılığın tek amacının bir devlet dairesinden resmi bilgi almak olduğu düşünüldüğünde, polis yetkililerinin soruşturmadan sorumlu savcılıkla işbirliği yapmaması daha da anlaşılmaz bir hal almaktadır”. Mahkeme, polis memurunun kar maskesi takması ve teşhis edilmesine imkan sağlayacak herhangi bir işaret ya da numara taşımamasından ve Ataykaya’nın vurulmasının polis tutanaklarında yer almamasından hareketle “yerel makamlar, göz yaşartıcı bombaları uygunsuz bir şekilde ateşlediğinden şüphelenilen güvenlik güçleri mensuplarının tespit edilmesini ve üst düzey görevlilerin sorumluluklarının belirlenmesini imkansız kılan bir cezasızlık durumunu kasıtlı olarak [yarattığını] ve böylece etkili bir soruşturma yürütülmesini engelle[diğini]” söyledi. Polislerin ifadeleri çok geç alınmış, görgü tanıklarının gaz fişeğinin düz bir açıyla atıldığına yönelik ifadelerine rağmen fişeğin nasıl ateşlendiğine dair herhangi bir uzman raporu alınmamıştı. Mahkeme, olay tarihinde yürürlükte olan mevzuatın gaz fişeklerinin gösterilerde kullanımına ilişkin spesifik hükümler içermediğinin altını çizerek “polis memurlarının çok bağımsız hareket edebildikleri ve düşüncesizce inisiyatif alabildikleri” sonucuna vardı ve ve bu durumun “uygun eğitim ve talimat verilmiş olsaydı” önlenebileceği kanaatindeydi. Böylece AİHM, Tarık Ataykaya’nın ölümüne ilişkin ciddi bir soruşturma yürütülmediğinden bahisle yaşam hakkının usul boyutuyla ihlal edildiğine; Tarık Ataykaya’ya yönelik ölümcül güç kullanımının “mutlaka gerekli” ve orantılı olduğunun da ispat edilemediğinden bahisle yaşam hakkının maddi boyutuyla ihlal edildiğine karar verdi. Buna ek olarak, istisnai bir biçimde Türkiye’nin alması gereken genel ve bireysel önlemlere işaret etti. AİHM, devam eden soruşturmada Ataykaya’nın ölümünden sorumlu kişilerin teşhis edilmesi ve cezalandırılması için etkili bir soruşturma yürütmesi ve gaz fişeklerinin kullanımıyla bağlantılı ölüm ve yaralanma riskini azaltmak için gaz fişeklerinin uygun kullanımına ilişkin güvencelerin güçlendirilmesi gerektiğini belirtti.
17 yaşındaki Mahsum Mızrak’ın 30 Mart 2006’da Diyarbakır’da katıldığı gösteride gaz fişeği ile vurularak öldürülmesine ilişkin başvuruda AİHM, Ataykaya kararındaki tespitlerinden uzaklaşmadı. Soruşturma sırasında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü savcılığa üç polis memurunun ismini vermişti. Ancak Diyarbakır Valiliği, polis memurlarının görevlerini yaptıkları ve göstericilere doğrudan gaz fişeği atmadıklarını söyleyerek haklarında soruşturma izni vermedi. Bu karar itiraz üzerine idare mahkemesi tarafından kaldırıldı ve üç polis hakkında “olası kast sonucu ölüme neden olma” suçundan dava açıldı. Yargılama sırasında Mahsum Mızrak’ın kafasından çıkartılan gaz fişeğinin yerine adli emanette av tüfeği fişeği konulduğu tespit edildi. Ancak görevliler hakkında açılan soruşturma daha sonra takipsizlikle sonuçlandı. AİHM başvurusu, yargılama ilk derece mahkemesinde devam ederken, 2012 yılında yapıldı. 2013 yılında ise Mahsum Mızrak ile Enes Ata’nın öldürülmesine ilişkin davaların birleştirilmesine karar verildi. Mahsum Mızrak davasının yirmi ikinci duruşmasında Enes Ata davasının ilk duruşması görüldü. AİHM 2016 yılında karar verdiğinde yargılama halen devam ediyordu.
AİHM’e göre, “Aslında ne soruşturma ne ceza davası, somut olayda göz yaşartıcı gaz kullanılmasının uygunsuz biçimini haklı gösterecek bir açıklama getirmiştir. Dosyadan, özellikle kolluk kuvvetlerine mensup birçok görevlinin söz konusu gösteriler sırasında kaotik bir şekilde göz yaşartıcı gaz kullandığı anlaşılmaktadır.” Mahkeme, Mızrak’ın yaralanma biçiminin gaz fişeğinin “çan şeklinde değil de, doğrudan ve gergin olarak atıldığını” gösterdiğini, bu atışların ölümcül yaralanmalara yol açabileceğinden bir kolluk pratiği olarak uygun kabul edilemeyeceğini belirtti. Mahkeme, ölümcül güç kullanımının mutlaka gerekli olduğunun ispat edilemediğini, Mızrak’a yönelik tehlikenin en aza indirilmesi için gerekli özenin gösterilmediğini ve kolluk kuvvetlerince alınan bu tedbirlerdeki ihmalin gaz fişeklerinin kullanımına ilişkin uygun bir yasal düzenleme bulunmamasından da kaynaklandığını belirtti. Mahkeme usul yönünden incelemesinde ise makul sürede araştırma yapılmaması, hangi polislerin gaz fişeği kullandığının net şekilde tespit edilememesi, polislerin görevlerini ifa ettikleri gerekçesiyle başta soruşturma izni verilmemesi, gaz fişeğinin adli emanetten kaybolması gibi hususların yargı süreçlerinin titiz yürütülmediğine işaret ettiğini; polislerin ifadelerinin olaydan yaklaşın bir buçuk yıl sonra alınmasının, davanın ise neredeyse olaydan üç yıl sonra açılmasının ise soruşturma mercileri ile polisler arasında “gizli bir işbirliğine (collusion)” işaret edebileceği ve güvenlik güçlerinin eylemlerinin cezasız bırakılacağı izlenimini yaratabileceğini söyledi. Böylece Mahkeme, 2016 yılında yaşam hakkının hem maddi hem de usul boyutuyla ihlal edildiğine karar verdi. 2018 yılında ise tüm sanık polis memurları “suçların sanıklar tarafından işlendiği sabit olmadığından” beraat etti. Şubat 2019’da usuli eksiklikler nedeniyle karar bozuldu, ancak 10 Ekim 2019’da yeniden verilen beraat kararı bu sefer onanarak kesinleşti. Kesinleşme sonrası Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru yapıldı.
AİHM, Emrah Fidan, İlyas Aktaş, Mehmet Akbulut, Mehmet Işıkçı ve Mustafa Eryılmaz’ın öldürülmelerine ilişkin beş farklı başvuruda ise kabul edilemezlik kararları verdi. Bu ölümlere ilişkin soruşturmalar etkisiz yürütülmüş, neticede hepsinde daimi arama kararları verilmişti. Ancak Mahkeme, başvurucuların en geç daimi arama kararları verildiğinde soruşturmaların etkisiz olduğunun farkına varmaları gerektiğini söyleyerek bu başvuruları süre aşımından kabul edilemez buldu. Oysa Mahkeme’nin kendisi de kabul edilemezlik kararlarında bu dosyalarda soruşturmanın etkisiz olduğuna işaret ediyordu.
28 Mart 2006’da gösteriler sırasında vurulduktan sonra yaşamını kaybeden 17 yaşındaki Mehmet Akbulut’un dosyasında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 2007 yılında Mehmet Akbulut’un ailesinin ve komşularının ifadelerinin almış, dosyadan görülebildiği kadarıyla tanık ya da şüpheli olarak herhangi bir kolluk görevlisinin beyanına başvurmamıştı. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü ise savcılığa gönderdiği yazıda 28 Mart’ta 10 Nisan Polis Karakolu civarında göstericilere karşı ateşli silah kullanılmadığını belirtti. 2010 yılında alınan ekspertiz raporunda Mehmet Akbulut’un vücundan çıkartılan bir adet kurşun parçasının 9 mm çapında silahtan atıldığı tespit edilmiş, savcılığın mukayeseli inceleme talebine karşılık ancak 2013 yılında yeni bir rapor hazırlandı. Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı ise kendisine gönderilen 195 silah ve 975 adet kovan ve mermi çekirdeğini inceleyerek 9 mm çaplı parçanın mukayese için gönderilen silahlardan atılmadığı sonucu vardı. Bu rapor üzerine daimi arama kararı verildi. Bu gelişmeler ışığında AİHM ise “anlamlı bir soruşturma yürütülmediğinin açık olması gerektiğini” söylemekle birlikte, başvurucuların kendisine çok geç başvurduklarını belirterek başvuruyu kabul edilemez buldu.
Üniversite öğrencisi ve Devrimci Demokrasi gazetesinin Diyarbakır muhabiri olan 24 yaşındaki İlyas Aktaş ise basın mensuplarıyla birlikte gösterileri takip ederken vurulduktan sonra yaşamını kaybetti. Otopsi işlemleri sırasında vücutta bulunan plastik parça üzerinde yapılan inceleme sonrası düzenlenen raporda, parçanın 12 numara gaz fişekleri içinde yer aldığı, ancak üzerinde atıldığı silaha ait karakteristik nitelikte izler oluşmadığı belirtildi. 19 Ocak 2007’de dosyada daimi arama kararı verildi. 10 Haziran 2008 tarihinde Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü olay tarihinde Diyarbakır’da görevli kolluk personelinin listesini dosyaya sundu. Bunun üzerine 30 Aralık 2009 tarihinde savcılık, olay günü İlyas Aktaş’ın vurulduğu 10 Nisan Karakolu civarında görevli ve model-10 marka gaz tüfeği kullanan personele ilişkin bilgi talep etti. Emniyet müdürlüğünden gelen 23 Şubat 2010 tarihli cevapta, özel harekat şube müdürlüğü kayıtlarında model-10 tipi gaz tüfeği bulunmadığı, çevir kuvvet şube müdürlüğü kayıtlarında ise olay günü model-10 tipi gaz tüfeğini zimmetine alan personel tespit edilemediği yazıyordu. Emniyet aynı zamanda olay günü görevli “gazlı müdahale timinde” görevli çevik kuvvet personelinin isim listesini savcılık ile paylaştı. Ekim 2010 ile Temmuz 2011 tarihleri arasında bu listede ismi yer alan 11 polis memurunun ifadelerine başvuruldu. Olayın üzerinden yaklaşık 5 yıl geçtiğinden ötürü, artık bu memurlar başka illerde görev yapıyordu. Polis memurları ifadelerinde o gün kullandıkları gaz tüfeğinin başka bir model olduğu, model-10 tipi gaz tüfeği kullanmadıklarını belirttiler. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden gelen 13 Mart 2012 tarihli yazıda da Diyarbakır’da görevli ya da çevre illerden geşen takviye personelin bu tip gaz tüfeği kullandığına ilişkin bir bilgi veya belgenin kayıtlarda bulunamadığı belirtildi. 11 Aralık 2012’de savcılık, İlyas Aktaş’ın vücudunda bulunan plastik parçanın gaz fişeğinden geldiği tespit edilmiş olsa da, “İlyas Aktaş’ın polis memurlarının kullandığı gaz tüfeği sonucu vefat ettiğine dair soyut iddiayı haklı kılacak herhangi bir delil bulunmadığı gibi şahsın eylemlere katılan kişi ya da kişilerce yaralanmış olmasının da mümkün olduğu” gerekçesiyle delil yetersizliği nedeniyle ifadesi alınan 11 polis memuru hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. İdare mahkemesi ise Aktaş’ın “ölümüne sebep olan merminin kim tarafından atıldığı tespit edilememiş ise de, atılan merminin Emniyet kayıtlarında bulunan model-10 gaz tüfeğine ait 12 mm gaz fişeği olması” ve savcılığın da bu kapsamda soruşturma yürütmesini dikkate alarak “ölüm olayının güvenlik güçlerinin (emniyet yetkililerinin) açtığı ateş sonucu meydana geldiği” sonucu vardı ve Aktaş ailesine hem maddi hem manevi tazminat ödenmesine karar verdi. AİHM de soruşturmada atılan adımlar arasında ciddi gecikmeler olduğunu kaydetmesine ve “başvurucuların oğlunun öldürülmesine ilişkin yürütülen soruşturmanın etkililiğinin, soruşturmanın daha ilk aşamalarından sorgulanabilir hale geldiğini” tespit etmesine rağmen 1 Aralık 2011’de yapılan başvuruda süre aşımı nedeniyle kabul edilemezlik kararı verdi.
AİHM’in süre aşımından kabul edilemezlik kararı verdiği diğer dosyalarda da soruşturmalar eksik yürütülmüş, yeterli araştırma yapılmadan daimi arama kararları verilmişti. 29 Mart günü evden çıktıktan sonra vurulan ve hastaneye kaldırıldıktan sonra yaşamını kaybeden 17 yaşındaki Emrah Fidan’ın otopsi işlemleri sırasında beyninden 2 mm çapında bir metal parça (saçma) çıkartıldı, ancak Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı Ekspertiz Raporu’nda bu parçanın üzerinde ateşli bir silahtan atıldığını gösterir nitelikte herhangi bir karakteristik iz bulunmadığı ve teşhis niteliği olmadığı belirtildi. Elimizde mevcut bilgilere göre, savcılık 2007 yılının farklı aylarında Emrah Fidan’ı hastaneye götüren taksicinin, hastanede görevli bazı doktor, hemşire ve personelin tanık sıfatıyla ifadesine başvurdu. Hastanede görevli polis memuru dışında herhangi bir kolluk görevlisinin ifadesi alınmadı. Bu aşamada savcılık, Emrah Fidan’ın vurulması olayını aydınlatmaktan ziyade hastaneye ilk getirildiğinde yanlış bir isimle kaydedilmiş olması olgusuyla daha çok ilgilendi. 1 Aralık 2009’da daimi arama kararı verildikten sonra soruşturmada herhangi bir gelişme yaşanmadı. Benzer şekilde, 29 Mart’ta vurulduktan sonra yaralı olarak kaldırıldığı hastanede yaşamını kaybeden 25 yaşındaki Mustafa Eryılmaz’ın otopsi işlemleri sırasında beyninden deforme bir mermi çıkartılmıştı. Ancak 12 Nisan 2006 tarihli Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı Ekspertiz Raporu’nda, merminin karakteristik izlerinin zarar gördüğü, ancak mukayese edilen mermi çekirdeklerinin özelliklerine göre sonuç tespit edilebileceği belirtildi. Dosyada herhangi başka bir işlem yapılmaksızın 13 Ekim 2006’da daimi arama kararı verildi.
AİHM, 78 yaşındaki Halit Söğüt’ün öldürülmesine ilişkin başvuruda da yaşam hakkının usul boyutuyla ihlal edildiğine, maddi boyutuyla ihlal edilmediğine karar verdi. Mahkeme maddi yönden bir ihlal tespiti yapamamasının nedeninin soruşturmanın etkisizliği olduğuna işaret etti.